Tebessüm (:

Latest Post


                                    
Bugün çok sevdiğim güzel bir adamdan ve onun yapıp, sunduğu bir radyo programından bahsetmek istiyorum. Aslında bu kadar düz ve yalın anlatmak içime sinmiyor. Hatta bunu bir hikâye ile anlatma işine girişmem yarım kaldı. Şöyle ki yazmaya başladığım ve fazla hüzünlü bulduğum hikâyemi yırtıp attım. Biliyorum, hüzün güzeldir diyeceksin belki de…

Geçenlerde, değer verdiğim eski bir arkadaşıma Annemin Plakları programını tavsiye ederken; “ Edebi ve huzur verici bir program… Bu arada dikkat et! Biraz hüzün verir”, demiştim. O da bana; “Hüzün güzeldir…” demişti.

Düşünüyorum da hüzün gerçekten güzelmiş. Hatta hüzün, hüzünlendiğimiz şeyden bile güzel. Bu şey aslında her şey olabilir. Yine şey dedim tam anlatamadım, biliyorum. Dur! Kafan karışmadan basit bir örnek vereyim.  Bazen giden sevgiliden bile daha güzel, bir hüzüne sahip olabiliyor insan.

Hani ne demiş güzel adam Tolstoy: “Acı duyabiliyorsan, canlısın. Başkalarının acısını duyabiliyorsan, insansın.” İşte hüzün aşırıya kaçmadığı sürece acımızı ve acıları hissedebilmemizi sağlıyor. Hüzün bizi daha güzel bir insan yapan ve iyileştiren acı bir şurup değil de nedir? Geçenlerde izlediğim bir tiyatro oyununda ana karakterimiz şöyle söylemişti: “Acı çektikçe empati duygumuz artar.”  Merak etmeyin ne acılar içindeyim ne de depresif bir ruh halindeyim. Tavsiye ettiğim programda arabesk değil, bazen huzurla beraber hüzün veriyor diyelim. İkisi bir arada olur mu? Ee hayat birazda böyle değil mi? Bu arada hayatı ne kadar anlayabiliyorum ki bu kadar kolay özetledim. Neyse, ne kendime ne de hayata önyargılı davranmak istemem. Selam olsun yüreğinin sesini dinleyenlere…


Bahsetmek istediğim bu muazzam radyo programın adı “Annemin Plakları”… Bu muazzam programın sanatçısı ise Çetin Erker. Programın sanatçısı diyorum zaten dinlediğinde beni daha iyi anlayacağına inanıyorum.


Çetin Erker, Annemin Plaklarının yapımcısı, Dublaj ve Seslendirme sanatçısı , Ressam ve çeşitli müzik enstrümanlarıyla haşır neşir olan güzel bir adam. Kendisinin yapmış olduğu resimleri ve programının bazı kısımlarını kendi izni dâhilinde burada paylaşıyorum. Ben ne kadar anlatsam da anlatacaklarım gölgede kalır...



He birde bir şeye değinmeden edemeyeceğim. Biraz eleştirisel olacak, olsun varsın. Genellikle okuduğum kitapları ve yazarları, izlediğim filmleri ve faydalı bulduğum videoları anlatmayı, tavsiye etmeyi çok severim. Bu davranışım muhabbette bilgili gözükmek için değil, değerli gördüklerimi sevdiklerimle paylaşma istediğimden kaynaklanıyor. Hiçbir zaman bu güzel emekleri kopyala yapıştır yapıp altına imzamı atmadım. Hatta bunu fazla abartmış olabilirim. Sürekli kaynak göstermek ve bu sözlerin bana ait olmadığını insanlara ispat etmeye çalışırmışçasına konuşmam ne kadar sıkıcıymış… Bırakıyorum bu huyumu yavaş yavaş. Aslında başka sıkıcı olan durum ise karşımızdaki ne kadar iyi olursa olsun, biz takdir etmeyi bilmiyoruz diye düşünüyorum. Hatta takdirden ziyade küçücük bir şeye takılıp her şeyi sıfırla çarpmayı çok seviyoruz. Bir şeyleri kabul etmek yerine yok etmek daha kolay geliyor. Sebepler ve peş peşe süregelen çünküler sayesinde, her şeye rağmenli ne sevebileceğiz ne de sevilebileceğiz. Güzel işler yapanlara ve yapmaya çalışanlara selam olsun…

Annemin Plakları ile tanışmam nasıl oldu?

 Bir sınav öncesi harıl harıl çizimler ve hesaplamalarla uğraşırken, bir yandan arkadaşım televizyonun radyo bölümünü açmıştı. Sesi güzel ve huzurlu bir radyocunun Franz Kafka ve Milena’dan bahsetmesi dikkatimi çekmişti. Daha sonra radyoda duyduğum şu ses beni mutlu etmişti. “Annemin Plakları”… Mutlu olmamın sebebi dinlemek istediğim bu radyo programının ismini öğrenmemdi. Ve sonra fırsat buldukça dinlemeye başladım. 


Bundan iki üç sene önce “Hayalet Radyo” ismini verdiğim ve üç arkadaşım ile yapmayı düşündüğüm bir cansız radyo projemiz vardı. Tabi dersler ve zamanımızın olmayışından dolayı yapamadık. Bu arada bu söylediğim bahanelerin ardına gizlenmiş kocaman bir yalan. Eğer gerçekten isteseydim yapardım en azından uğraşırdım. Misal uzun zamandır ilerletemediğim romanım gibi… Neyse yalancılığımdan bahsetmeyeceğim elbette. 😀


Bu isim nereden çıkmış? Annemin Plakları…

Şöyle ki Çetin Erker’in annesinin ve hatta dedesinden annesine kalan bu zamana kadar gelen plaklardan kaynaklanıyor. Çetin Erker bu plakları sağ olsun bizimde dinlememizi sağlıyor. Ve programı birbirinden güzel yapan şarkılar, eski filmlerden kesitler, Çetin Erker’in samimi düşünceleri ve yüreğe dokunan edebi lezzet...Görüldüğü üzere anlatılamıyor, sen en iyisi birde onu dinle. Bu arada belki dinlediğinde beğenmeyip “Amma abartmışsın be dostum!” diyeceksin. Herkesin damak tadı başka kimisi ekşi sever, kimisi tatlı, kimisi de acı. Her neyse…

En sevdiğim Annemin Plakları bölümünden bahsetmeden edemeyeceğim. “Bana doktor değil hasta lazım”… Aslında birçok anlatmak ve duymak istediğim duyguları, düşünceleri barındırıyor. Çetin Erker’den bir alıntı yapayım ve yavaş yavaş yazımı bitireyim.

“Yaşasın hayat, kahrolsun hatıralar... Bana doktor değil hasta lazım... Evet, hasta... Zira hastanın halinden en iyi hasta anlar... Ve refakatçi anlar... Ama doktor anlamaz... Doktor neren ağrıyor diye sorar ve nasıl bir sızı diye tarif ister... Oysa hasta sen daha şuram ağrıyor dediğinde, sana acını anlatmaya başlar... Doktor, dikişlerin alınana kadar doktordur... Hasta ise, izi kalan yarasıyla hep senden yanadır... Yani dara düştüğünüzde, insan doktor değil; hasta arıyor... O an insan iyi olumlu şeylerle gönlü eğlensin istemiyor... İnsan kötüdaş arıyor...”

-Çetin Erker-

Son moda olan akılcılık ve ben demiştim zatenler, ben biliyordumlar... Ne kadar aptalcalar... Biraz kaba oldum sanırım. Zaten çok da kibar olduğumu iddia etmiyorum. İnsanız ve içimizde bin bir karakter var. Sadece güzel olanı yaşatmaya çalışıyorum. Ve hatalarımı da seviyorum.

Birde bir şey denemek istiyorum. Hayalet Radyo hayata geçmese de bende şuan yazdığımı kendi sesimle seslendirmek istiyorum. Birazda işin içine sohbet katmak istiyorum. Çok sevdiğim bir söz vardır. "Gönül ne kahve ister, ne kahvehane. Gönül muhabbet etmek ister kahve bahane..."  Gerçi kahvenin kokusu bile insanın gönlünü hoş eder ya... O da ayrı bir konu. Açıkçası gönlüm biraz muhabbet etmek istiyor, tek kişilik olsa da yalnız olmadığımı biliyorum.


 Yeri geldiğinde kitap okumanın bile ağır geldiği zamanlarda, bana iyi gelen Annemin Plaklarına ve yapımcısı Çetin Erker’e buradan teşekkür ediyorum. Belki de çok fazla bahsedemedim. Bazı güzel şeylerin anlatılması sanıldığı kadar kolay değilmiş. Dinlemek, görmek kısacası yaşamak gerekir. 



Bu arada sloganımız olan tebessümü elden bırakmamak dileklerimle. Selametle kal güzel dostum. 😊




“Yazdıklarım, boyadıklarım, çaldıklarım... Güzel değil mi yazmak, susarak konuşmak gibi... Kendine cevaplar vermek gibi... Beyaz birer ayna gibi sayfalar... Yüzündeki çizgiler gibi satırlar… Mimiklerin gibi heceler...”
 -Çetin Erker-





TEBESSÜM😊


   Büyüdükçe o güzel ifadeyi göremiyorsak yüzümüzde… Bir durup düşünmeli. Hemşerim bu yolculuk nereye? Tersinden mi kalktın düzünden mi ? Ne bekliyorsun bugününden bilemem. Küçükken ayakkabılarımızı ters giydiğimiz zamanlarda tebessüm ederdik. Ve sonra büyüdük. Sahi tersinden kalkmak dedikleri, kimin icadı? Ah bu büyükler… Sanırım küçük şeylerle mutlu olurken daha büyüktük.

Güneş kimin için doğuyor? Yağmur kimi mutlu ediyor? Köpeklerle kim selamlaşıyor? Bir elma için kim şükrediyor? Âşık olmaktan, sevmekten kim korkmuyor? En önemlisi yüreğinden gelerek kim tebessüm edebiliyor?

Çok soru sordum biliyorum. Tebessümü ve birçok güzelliği çocuklardan öğreniyoruz. Ve en çok soruyu onlar soruyor. Hepimizin bir yarası var. Dirseğimizin ya da dizimizin yarası gibi değil. Bu yaralarımızın bir kısmını, büyüklerimiz zamanında öperek iyileştirdi. Büyüdük ve yaralarımızı gizlemek zorunda kaldık. Yaralarımızı zaman zaman bir tebessümle kapattık.😶


İç dünyamızın iki yüzünü de görmek için hayali bir gezi yapalım mı? 🙋

Gittiğimiz yerde bildiğimiz tüm arabesk şarkılar çalıyor. Hatta ilk çalan şarkı Hakkı Bulut’tan “Ben tövbemi geri aldım” 🙈 Işıklar kapalı, içerisi zifiri karanlık ve şarkı çalıyor.

“Nasıl elveda demişim
Benim gibi içenlere
Bir kalpsize kapılıp ta
Her gün acı çekenlere
Ben tövbemi geri aldım
Tanrım sen bağışla beni

“Allah Allah nasıl bir yere geldik arkadaş” diyebilirsin. Korkma alem falan yapmayacağız.😄 Işıklar yavaş yavaş yanıyor. Duvarlarda bir dünya fotoğraf var. Her bakan kendi fotoğraflarını görüyor. Şuanda seni göremiyorum rahat ol ve duvarlara bak. Ben kendime bakıyorum. Burada yüzümün asık olduğu milyonlarca fotoğrafım var. Bu fotoğraflar hayatımdaki anları temsil ediyor. Çoğu zaman unutmuşum gülmeyi :) Kameralara gülümserken, hayata gülümsemeyi unutmuşuz sanırım. Bu arada şarkı bitmiş yeni bir şarkı çalıyor. Müslüm Gürses’ten “Sigara”

“Aslında ben de isterim emeklemeden koşmayı
Dünyanın her yolunda yürüyüp kaybolmayı
Aslında ben de isterim düşünmeden konuşmayı
Küçük bir oyun içinde önemli kişi olmayı
Aklımdan geçen sözler kalbimden gelen sesler
Hepsi bir orman oldu bir kibritle yok oldu

Ben sigara dumanının altında
Yana yana en so….”

İyice arabekse ve melankoliğe bağlıyoruz.  Etrafta ne sigara ne de jilet var.🙊  Her bir fotoğraf kağıt kesiği gibi geliyor yüreğine. Ciğerin doluyor, boğazın düğümleniyor. 🙇
Tamam, merak etme burada çok kalmayacağız biraz daha bakalım kendimize. Ne için canımızı sıktık, ne için boşa üzüldük bakıp ders almaya çalışalım.

İç ses(imiz): “ Ne kadar gereksiz yere üzmüşüm kendimi, bunun için mi üzülmüşüm. Değmez ,değmez hiçbir şeye. Şarkıda bitti yenisi çalmadan çıkabilsek bari…😏

Azer Bülbül: “ Kurşun Yedim” 🙌

Kurşun yedim sol yanımdan 
Yaralandın mı? hey can yaral

İçimizi titreten bu şarkıdan sıyrılmak için ortamı değiştiriyorum. 😀

İlk gittiğimiz yere benziyor. Bazı farklılıkları da yok değil, mesela ışıklar yanıyor ve çok güzel bir müzik çalıyor. Oh be derin nefes alalım değil mi? 😉

Nursan Alcam: “Hayat Sevince Güzel”

Sevince kalbimizde
Umutlar çiçeklenir,
Kötülükler kaybolur
Karanlığa gizlenir.

Hayat sevince güzel,
Sevince tatlı günler,
Bir kuşu kelebeği,
Bir taşı sevin yeter.



Bu arada yeni fark ediyorum duvarda milyonlarca gülümseyen fotoğraflarım var. Senin de yüzün gülüyor sanırım sende benim gördüklerimi görüyorsun. Ne güzel anılar varmış vay be diye iç çeker gibiyiz. Yeğenimi ilk gördüğümde ki heyecanım, köpeğimle oynarken, arkadaşlarımla şakalaşırken, âşık olduğumdaki hallerim. Ne güzel günler geride kalmış. Nasip olursa ne güzel günlerde yaşanacak değil mi? 😊 Bu arada sende tebessüm ediyorsun, neler görüyorsun bilmiyorum. 

Duvarda açık mavi tonlarında büyükce bir yazı beliriyor, sanırım bu hikayede burada bitecek. “SON” yazmadan önce bir şey söylense güzel olur.



HER ŞEYİN SONUNDA BİR TEBESSÜMLE ÖZETLERİZ HAYATI… AMA ACI, AMA TATLI. UMUTLAR İÇİN KÜÇÜK BİR TEBESSÜM OLMALI 😊



Son bir şarkı dokunsun yüreklere...

Fatih Peşmen ve Gizem Akın:  “Tebessüm”


İstedim ki sokakta
Asık suratlı kalmasın
Büyükler büyüdükçe
Gülmeyi unutmasın

Bir merhaba ile selamladım insanları
Okul yolunda gördüğüm minik karıncayı
Yaşım küçük ama içimdeki kıpırtıyı
Biraz neşe katıp büyüklere size veriyorum

Hayat gülünce çok güzel
Hayat gülünce çok güzel

O kapkara bulutları
Dağıtıp atmalı
Herkesin yüzünde
Bir küçük tebessüm olmalı





SON 😊



Bugün ilk satırlarıma bir otobüsün içinde başlayacağımı hayal bile edemezdim. Yurttan çıkıp kütüphane için üniversitemin yolunu tutayım dedim. Az önce bindiğim otobüsün şoförü, 17: 40’da diğer aracın okula gideceğini söyledi. 

...

Duraksadım ve:  “Yürüsem daha iyi sanki”, dedim. Şoför : “Hesabını yap, sen bilirsin”, dedi.

Biraz düşündüm ve otobüsle gitmeye karar verdim. Daha sonra defterimi çıkarıp bir şeyler karalamak istedim.  Hayat yolculuğu üzerine düşüncelerim yeniden canlanmaya başlamıştı. Bir yolculuk yapacağız ve bu yolda hep bir şeyler kaybedip kazanacağız gibi duruyor.
Şimdi ne alaka hayat yolculuğu diyebilirsin… Anlatayım.

Bu yolculukta iki seçenek verilmiş. Otobüsü beklemeden yürümek ve otobüsle gitmek…
Eğer yürürsem bekleme sürem olan yirmi beş dakikayı yola vermiş olacağım. Zamanlama olarak hemen hemen birbirine denk zamanlar. Kendimi yorgun hissettiğim için yürümek enerjimi daha da düşürecek. Muhtemelen yürümezsem yorulmayacağım. Bir yolculuk yaparken bir şeyler kaybedip kazanmaktan bahsetmiştim. Peki, yürürsem ne kazanabilirim? Şuan aklıma gelen tek kazanç otobüse vereceğim bir miktar paranın cebimde kalacak olması. Enerjimin bende kalmasını on otobüs parasına değişebilecek yorgunluktayım.

Bu arada otobüsü beklerken bu satırları yazıp hatta üstüne kitabıma başlangıç yapacağım aklıma gelmezdi.  Şoförün hesabını yap, sen bilirsin dediğini hatırlarsın. Her zaman hesap kitap işleriyle uğraştığımı düşünürüm. Plan, program ve stratejiler. Yapamadığımda canım sıkılır ve bir vicdan azabı çekerim. Çekerdim desem daha iyi olur sanırım. Son zamanlarda hayatı yönünü kaybedecek kadar akışına bırakmış gibi hissediyorum. Sanırım zaman zaman sana da olmuştur. Hani çok istersin çabalarsın sonunda olmayabiliyor, bir şeyler ters gidiyor. İstediğin sonucu alamasan da süreç içerisinde verdiğin çaba yeni özellikler katıyor insana…

Belki de hesabımı yaptım, ben bilirim diyerek yola çıkmalıyım. Kazanmayı ve kaybetmeyi unutup, kendimi yolculuktan zevk almakla meşgul etmeliyim. Neler öğrenebilirim, neler deneyimleyebilirim? Neler ……?    Ve eğer kendimi gerçekten iyi hissetseydim  güzel bir yürüyüş çok daha keyif verirdi.
...
Verirdi dedim 🙂 açtım ağzımı hadi bakalım buyur… Buraya kadar yazıp bırakacaktım ki. Hayat bir kez daha niyetimi sorgulamama sebep oldu. Otobüs üniversitenin içine girdi az bir mesafe gittik ve yol çalışması olduğunu gördük. Şoför Bey Amcayı daha fazla yormak istemedim ve yürümek için otobüsten indim. (Yol çok bozuktu…)

Üniversitemin kütüphanesi ile aramda on beş dakikalık yürüme mesafem vardı. Kütüphaneye doğru giderken kendi kendime: “ Hadi! Serkan yolculuktan zevk al dostum, yazmak ve söylemek kolay yaşa bakalım”, dedim. 😀
Ve yolculuktan zevk alarak yürümeye çalıştım.  Ağaçların ve üniversitemizde gezinen tatlı köpeklerin selamlarını aldım. Tatlı bir yorgunlukla kütüphaneye varmıştım.

Saat 18:00…

 Kütüphanemizin ışıkları yanmıyordu ve bu işte bir terslik var diye düşünüyordum. Camdaki yazıyı okumak için yaklaştım. Aynı anda üç şey gerçekleşti. Sensörlü kapı açıldı. Yazıyı okudum(Hafta Sonu Saatleri 10:00- 17:00). “Kapalıyızzzzz”, diyen güvenlik görevlisi. Kafamı uzatarak karanlıkta güvenliğin geldiği sesi aradım. Bir müddet göremeyince “Kapalı mıyız? Abla” diye bağırdım. Uzakta sandığım güvenlik görevlisi hemen sağımda masada oturuyordu. 👀

Gülümseyerek hafta sonu saatleri hakkında bilgilendirme yaptı. Teşekkür edip geriye birkaç adım attım. Sensörlü kapı kapandı. Kapıdaki yansımama bakıp; “ Yolculuktan zevk alma konusunda erken konuştum galiba”, diyerek tebessüm ettim. Kendimi Ben Efsaneyim filminde dünyada tek başına kalan Will Smith’in canlandırdığı karakter gibi hissettim. Şimdi ne yapacağım konusunda bir fikrim yoktu.

….

Sağlık olsun demek için kendimi epey zorladım. Canım sıkılmadı değil hani… Eee ne yapalım?  Aşağıda bulunan İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesinin kantinine indim. Çay içiyorum, bisküvi yiyorum ve yazıyorum. Bu yazıyı nasıl bitirsem diye düşünüyorum.

Hayatı birçok değişkene bağlı denkleme benzetiyorum. Bazen işlerin içinden çıkamadığımızda kaçmak için işi birçok faktöre bağlıyoruz. Şans, para, zaman vs… Bir yola çıkıyoruz ve hesaplarımızın dışındaki değişkenleri bilemiyoruz.

Yorulduğumuz, sarsıldığımız ve düştüğümüz zamanlar oluyor. Böyle zamanlarda bize gereken niyetimizi daha da güçlendirerek yola koyulmak gerek diye düşünüyorum.   Yaşayabiliyor muyum? Net bir cevap veremiyorum dostum. Umarım senin net bir cevabın vardır. Sadece öğrenciliğime devam ediyorum hayat yolunda ve bu son nefesime kadar sürecek bir yolculuk.

Niyet bizden belki daha iyisi olur belki kötüsü… Hayat her sonuca gebedir.

 MFO’nün şarkısında dediği gibi “Niyet Neydi Akıbet Ne Oldu” …

Ne zaman kendimi “ çok şansızım” diye nitelendirsem, içimdeki sıkıntının daha da arttığını fark ederim. Kendime bugün bir söz veriyorum, sende aynı konudan muztaripsen, gel beraber söz verelim. Şansız değilim, Şansız değilim, Şansız değilim. Hayatı buna bağlayacak değilim. İlla ki bağlamamı isteyen iç sesim cevap mı ararsın?… Ben çok ŞANSLIYIM.

Benim inandığım ve rehberim dediğim kitapta çok güzel bir kısmı da paylaşmak istiyorum.
“… Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey sizin için hayırlıdır ve olur ki, sevdiğiniz şeyde sizin için bir şerdir. Allah bilir de siz bilmezsiniz.” (Bakara-216)

Bu arada sahi benim okula gitmemdeki niyetim neydi? Kütüphaneye gidip, sessiz bir köşeye çekilip, kendi iç sesimi dinlemek ve kitabımı okumaktı. Daha sonra dersler hakkında plan yapıp çalışmaktı. Şuanda iç sesimi hayal edemeyeceğim kadar güzel dinledim diyebilirim. Kendimi daha mutlu ve umutlu hissediyorum. İstediğim o güzel yalnızlık zaman dilimini bana sunan hayata teşekkür ediyorum.

 Diğer işlerim aksadı biliyorum “Eee yapacak bir şey yok” diye bir şey de yok 🙂 Uygun ve biraz esnek bir planla tekrar daha güçlü bir niyetle onlara odaklanırım ve sonuçtan ziyade süreçte öğrendiklerimin, deneyimlerimin zevkini tatmaya çalışırım.

İnsanın kendi içinde kaybolduğu anlar, daha güçlü birşekilde ortaya yeniden çıkmasını sağladığına, inanırım. İyi ki otobüs geç hareket ediyordu ve iyi ki yol çalışması vardı. Işıklarını kapalı gördüğüm kütüphanedeki güvenliğin gülümsemesi bana karanlık bir ortamın nasıl aydınlatılacağını bir kez daha öğretti. Belki de çok düşünüyorum, bilmiyorum. Böyle daha mutluyum bunu biliyorum. Sıradan 10 dakika sürecek bir otobüs yolcuğu için ne gerek vardı ki bu kadar anlam aramaya değil mi? 😀 Yapacak bir şey yok bunlar benim anlam arayışı içerisinde bulduğum küçük işaretlerim. Küçük şeyler işte…

Geri dönüşü yürüyerek yapmayı düşünüyorum, kendimi gerçekten iyi hissediyorum…

Selametle ve tebessümle kal güzel dostum. 😊
        

14.10.2017 19:15 (İİBF Kantin)
 








KENDİNİ BERBER SANAN BARBAR


Kuaförlük mesleği gayet güzel ve saygı duyulacak mesleklerden birisi olduğunu başta belirtmek isterim. Birazdan anlatacaklarım saygı duyulmayacak insanların özelliklerini içermektedir. Gönül isterdi ki anlatılan hikâye ve olaylar hayal ürünü olup kimseyle bir alakası olmasaydı. 😉

İnsanların kendini daha özgüvenli ve güzel hissettikleri yerlerden biriside Kuaför dükkânlarıdır.  Hani o dükkânların dış camlarında ya da tabelalarında reklam amaçlı güzel saçlı bayanların ve erkeklerin resimleri olur. Bakarsın şöyle fotoğraftaki modellere… “Vay be dersin” içeri girersin. Tıraş olunur, saçlar fönlenir, boya badana yapılır… Her neyse genel bakımını yaptırırsın. Birde bir çıkışın vardır “Ya bu adam benim resmimi koymalı buraya” dersin. Eve gidesiye kadar yoldaki tüm arabaların camlarından yansımana bakarsın. Arabadaki yansıma, Retrica programı olmadan önce insanların kendini en güzel hissettikleri aynalardı. Bu duyguları yaşadıysan ne mutlu sana, işini güzel yapan bir insana denk gelmişsin demektir.

Tabi birde saçlarını kimse görmesin diye eve koşturanda olmuştur. Umarım olmuştur. Bu konuda yalnız kalmak beni biraz üzebilir. 😈

Öncelikle gerçek bir berber ile kendini berber sanan barbarı ayırt etmeliyiz. Sana sıfırıncı kuralı söylememde fayda var. Eğer berberinin saçına olan bakımını beğeniyorsan fantezi arayışlarına girme ve oraya sadık kal derim. 

Saçlarımı en kısa model olan sıfır dediğimiz modelde kestirdikten sonra uzun bir zaman berber yüzü görmemiştim. Daha sonra uzatacağım diye de ara sıra gidiyordum. Berberim “saçlarımın çıldırma zamanı olduğunu ve beklemem gerektiğini” söylemişti. Bekledim ve çıldıran tek şey babam olmuştu. Aslında hayalimde ki saç sitilinin Barış Manço olduğunu söylediysem de. Herkes Müslüm Gürses’e benzetiyordu. Bende o an fark etmiştim.(Meğer herkes beni kıskanıyormuş 😀) Müslüm Gürses’in cenazesinde ki Gayrimüslümlerin moda olmasıda işleri biraz zorlaştırmıştı.



 Hangimiz uzatmadık çılgınlar gibi baba desem de nafileydi… Neyse Canım Babam ve sevgili yakınlarımı belki ilerde düşündüğüm bir eleştiri yazısında ele alabilirim. Not düşelim başlığımız: “Kuşaklar Çatışmıyor Azizim Savaşıyor”😉 



Saçlarımı kestirmemle eskisine nazaran daha sık kuaföre gidiyordum. Kendi berberim uzak diye yakındaki kuaför dükkânına gitmekle ne denli hata yaptığımı geç anlamıştım.

Yurda geldiğimde oda arkadaşımın ensemin kötü olduğunu söylemesiyle fark etmiştim. Ensemi gördüğümde sinirle karışık gülme krizine girmiştim. Şimdi anlıyordum enseme aynayı tuttuğunda gözlüğümü neden vermediğini. 😱  Zalımın oğlu öyle bir kesmiş ki. Ense çizgim dört beş parmak daha yukarda. Tam bir aya yakın saçlarım kendine gelesiye kadar gökyüzüne bakarak yürüdüm desem yeridir. 😒 Tek umudum saçlarımın köklerinin olmasıydı. Gören arkadaşlarım hangi berbere gittiğimi soruyorlardı. Nedeni “ Söyle kanka da biz gitmeyelim” oluyordu. 

Kendime haksızlık edemezdim ensem hariç yakışıklı adamdım. Bu durumu biraz eğlenceye çevirmiştim. Normalde benim için olay olacak bir durumdu. Sakin oluşum ve mutlu olmaya çalışmam benim için en güzeliydi.

Hayatta sevdiğiniz eşiniz dostunuz vardır. Benimde bu konuda gördüğüm insanlardan biriside ablamdır. Başıma gelenleri yani enseme gelenleri anlattığımda fotoğraf atmamı istedi. Uzun bir süre sessiz kaldı. Daha sonra beni hafif yokladı çok sinirli olmadığımı hatta espiri yaptığımı görünce onunda bana karşı tavrı değişti. Şöyle ki şükretmem gerektiğini ve daha kötülerinin de olduğunu söyledi. Daha sonra yolladığı fotoğraflarla ne demek istediğini anlamıştım. O benden daha çok eğlenmişti hatta baya dalga geçip güldüğünü hatırlıyorum. Artık ensesi olmayan bir adamdım ve hayat gerçekten çok zordu. Tamam tamam fazla sulandırmak istemem. Bundan önce yaşadığım birkaç olaya da değinip mesajımı verip gideceğim.


Bir keresinde bir berber tarafından kulak kıllarım yakıldı. Hemen ardından çırağı kulaklarımın içine parfüm sıktı. Ne olduğunu anlamadığım bir dakika içinde gelişen bu olay üç gün dengemi sarsmıştı. Kedilerin bıyıkları kesilince denge ve yön sıkıntısı çektiklerini duymuştum. Şimdi o duruma karşı empatim zirve yapmıştı. Bıyıkları kesilen kedi gibi üç gün gezdim.

Çok sevdiğim bir abimizin kulağının bir kısmı gittiği berberde kaldı. Neyse ki berber bir cerrah titizliğinde çalışıyordu. Adamcağızında suçu yok televizyona bakarken, birden kulağa girmiş bulunmuş, ne yapsın? Neyse ki cerrah titizliğinde dedik ya adam harbi cerrah gibi. Nasıl mı? Kesilen kulağın üstüne yakmış cigarasını basmış külünü. Gülme adam efsane bunu kabul et.

En son gittiğim berberin anlattığı o pis fıkrasını anlatırken ki gülüşünü unutamam. Bu ne büyük bir sevinçtir Allah’ım. 

Üniversite okumak için gittiğim şehirde…  İkinci gittiğim berber, ilkine sövdü. Üçüncüsü de ikinci gittiğime… Cem Yılmaz’ın G.O.R.A filmindeki gibi “Aşçı bahçıvana bahçıvan şoföre şoför uşağa sonra hepsi uşağa” 😂


 Bir iş yapıyorsan bunu layıkıyla yapmaya çalış. İllaki hataların olur hatalar affedilir. Affedilmeyecek olan elinden geleni yapmayıp bunun bir hata olduğunu söylemek olur.

Son sözlere geçelim 😃

Ekmek teknesi berberlik olup barbarlık yapan insanlara…

Yaşına başına insan oluşuna bakmadan ettiğin o lüzumsuz sözler ne çirkin.

Tıraş ederken at yarışı, futbol maçı izliyorum derken kestiğin canım kulaklar 👂

Aynadan yolu dikizleyip milletin namusuna bakıp kendince hallere girmene zaten akıl sır ermez.👀

Bakım yapıyorum ayağına, kulak kılı yakmalar, iki parmak krem sürüp maske yaptım diyerek bir tüp krem parası çıkartmalar.


Tıraş ettiğini sanıp adamın saçını tavuğun mabadına benzetmeler.👋😏


Saç ekliyorum diye kadının kafasına Japon yapıştırıcısı sürenler.😱


Umarım ileride işini iyi yapan insanlardan olurum, olursun, oluruz. Selametle arkadaşım. 😊





Öncelikle merhaba sevgili arkadaşım, uzun bir zamandan beri bloğumda hiçbir paylaşım yapmadım. Yeniden kaldığımız yerden daha güzel paylaşımlar için buradayım. Ben bir mühendislik öğrencisiyim ve ileride harika bir mühendis olmak istiyorum. Bunu istediğim kadarda insanların yüreklerine dokunabilecek güzel kitaplar yazmak istiyorum. Bu yüzden birkaç satır yazmak, yorum almak ve eleştirilmek istiyorum.

Blog açmayı uzun zaman önce düşünmüştüm. Yazacak bir şeylerim elbet vardı. Önemli olan faydalı eserlerin ortaya çıkabilmesiydi. Yazdıklarının sana bir faydası yoksa başkasına fayda vermesini aklından bile geçirme. Bir tebessüm, bir düşünce katabilirsem ne mutlu bana.

Blog açmadan önce yaşadığım birkaç olayı anlatmak isterim. Bazen tuhaf durumlarla hepimiz karşılarız. Kimimiz buna ilham, altıncı his, kalbim temiz, ruhsal zeka vs. vs. deriz baya bir şeyler deriz. 🙂

Sevdiğim ve motivasyon kaynağım olan Muhammed Ali ölmeden iki gün önce arkadaşımla şakalaşırken onun yüzüne karşı gölge boksu yapıyordum. Ve “I’m a Muhammed Ali” diye bağırıyordum, iki gün sonra Muhammed Ali’nin ölüm haberini duyduk.

Kırtasiyede ismi garip gelen bir kitabı aklımda tutmaya çalıştım. Daha sonra hafızamda hiçbir iz yoktu. Youtube’da  “Sedat Anar” dinledim ve onu keşfetme hikâyemde bambaşkaydı neyse işte… Sedat Anar, bu benim ismini hatırlayamadığım kitabın şiirlerini, santuruyla çok güzel yorumlamış. Ve kitapla tanışmamı sağladı. Hayatta bana değer katan kitaplardan birisidir.(Amak-ı Hayal’i okumanızı tavsiye ederim, Sedat Anar candır.)

Daha sonra sevdiğim bir arkadaşımı Erdal Tosun’a benzettim ve oda iki hafta geçmeden vefat etti. İlk hikâyemde Yağmur Adam filmini izlediğimden bahsetmiştim. Filmdeki yangından sonra yangınla karşılaşmıştım. En son hatırladığım yurtta arkadaşımın intihar videosu izlediğiydi, yanına oturup hangi kafayla izledim bilinmez biraz baktım. Ertesi sabah saat dokuz buçuk civarı sınıfta bir intihar olayına şahit oldum. Normalde kan gördüğümde baygınlık geçiren ben, intihar eden arkadaşın bileğini atkımla sıktım. Bir keresinde Kahve yapacaktım ve iki fincanım vardı. “Dört sefer yapacağız fincan yok, kahveleri sırayla içeceksiniz” esprisi üzerinden on dakika sonra çok sevdiğim dostum elinde fincan takımıyla bana geldi. Yani uğursuz değilim güzel olaylarımda var.😀 Eminim senin de buna benzer birçok olay başına gelmiştir. Arkadaşlarıma arada “Ayağınızı denk alın benim bedduam tutar hacı” diyorum.
Bazen cidden tırstıklarını söyleyen oluyor. Ne yapalım yani Maşallah dediğimiz sabaha çıkmıyorsa, hayallerimizi satmadık ya.🙈

 Bu arada Erdal Tosun’a ve Muhammet Ali’ye Allahtan rahmet diliyorum. Onlar arkalarında güzel izler bırakan güzel insanlardı. Ömür denen izafi zamanda darısı senin ve benim başıma arkadaşım.

 Bunca başıma geleni anlatmamın birçok sebebi var. Yazarlık oyunu oynuyorum diyeyim. İleride bundan da bahsederim. Hayal, gözlem ve işaretler. Kısacası kendi hayatınızın dedektifi olmalısınız başkalarının değil.

Bu yazı aslında bir duyuru yazısı olacaktı kendimi kaptırdım yazdım gitti. Hikâyelerim çok uzun ve akışını biraz bozduğumdan olsa gerek yarısına kadar okunuyor. Bende elimden geldiği kadar daha az cümleyle daha çok şey anlatmak istiyorum. Sadece hikâye alanında değil bir çok konuda yazı yazmayı düşünüyorum. Senin de varsa paylaşmak istediğin yazıların iletişime geç ve paylaşalım. Bu arada daha iyi bir yazar olmam için yorum ve eleştirilerini benimle paylaşırsan sevinirim. Şimdilik bu kadar arkadaşım selametle kal kendine iyi bak. 🙌



Serkan Esir 

Nisan ayının güzel bir günü, güneş tüm güzelliğiyle canlı âleminin yüzüne buseler konduruyordu. Öyle ki gördüğüm herkesin yüzünde tatlı bir tebessüm vardı. Serçelerin ve kargaların sesi, yurdun yanında akan suyun şırıltıları... Muazzam bir doğa orkestrasıydı. Bugün yurdumuzun karşısındaki mezarlık bile sanki bana gülümsüyordu. Her bir mezar taşı, dağın gülümseyen dişleriydi. Dağın fısıltısını bir tek ben mi duydum acaba, bilmiyorum…  (“Günaydın genç adam!” 😊)

 Dersler, sınavlar derken gerçek manada hayattan ve dostlarımın muhabbetinden ayrı düşmüştüm. Bir hafta önce konuştuğumuz üzere misafirliğe gidecektim. Bu arada her ay bloğuma en azından bir yazı yazmak istiyordum. Fikirlerini almak ve bu konuda desteklerini görmek beni mutlu ediyordu…

Safranbolu’ya vardığımda güzel bir tabloyla karşılaşmıştım. Meydandaki güvercinler, onlara yem veren güzel insanlar ve ürkek adımlarla güvercinlerin peşinden giden minikler. Bisiklete binen çocuklar, top oynayan delikanlılar ve genç kızlar. Bankta şakalaşan yaşlı amcalar. Hepsi çok güzeller. Gördüğüm bu tablonun mutluluk olduğunu fark etmiştim. Tablonun sağ alt köşesinde “Tebessümün” imzası vardı. Anladım ki mutluluk bulaşıcıydı, bazen bir tebessüm yetebiliyor. Mutsuzluk da öyle tabi…

Dostlarımın evine vardığımda güzel bir tebessümle karşılandım. Hal hatır faslından sonra, klasik balkon sohbetlerimize geçmiştik. Öyle zevkliydi ki sohbetlerimiz, zamanın nasıl geçtiğini anlayamıyorduk. Bu durumu genelde tek bir kelimeyle açıklıyorduk. O da izafiyet oluyordu. 🌝

Çayıma limonu fazla sıktığımdan dolayı rengi ıhlamuru andırıyordu. Aklıma eski bir anım gelmişti. Çaylarımızdan birer yudum aldıktan sonra kendi kendime gülümsedim. Dostlarımın dikkatini çekmiş olmalı ki… Ağız birliği yaparcasına;

-Hayır ola neye gülüyorsun? diye sordular. Çayımın içinden limonun çekirdeklerini çıkardıktan sonra;

-Ben size Ziya’nın çayını anlatmış mıydım? diye sordum.

Bu sorunun karşısında sessiz kalıp, “hayır” dercesine başlarını hafif sağa sola çevirdiler. Anlatmadığımı fark etmiştim. Bende sessiz kalıp merak etmelerini bekliyordum. Anlatacaklarım benim için önemliydi. Bu yüzden meraklanmalarını istiyordum. Biliyorum ki anlatacağımın layıkıyla dinlenmesi için merak uyandırması ve heyecan vermesi önemliydi. Bir süre sessizlikten sonra;

- Ee anlat da bilelim Ziya’nın çayı neymiş? Demeleri hoşuma gitmişti. Sözlerimi uzatmak için, sessizliğimi uzatmadan anlatmaya başladım.
_________________________________________________________________________________________________________________________________________________________________________________________________________

Ziya abi yaklaşık 6 yıldır kasabamıza gelmiyordu. Ziya abinin babası Lütfü amca soranlara “Oğlum veterinerlik okuyor” diyordu. Herkes Ziya abinin uslu ve efendi oluşundan bahsediyordu. Hatta kasabadaki kadınlar çocuklarına “Ziya abin gibi akıllı uslu ol!” diye nasihatler veriyordu. Ya da çocuğun hayatında kendi olabilme özgürlüğünü elinden alıp, çocuğun potansiyelini zindana atıyordu. Kim bilir?  Tek bildiğim Pınar kasabasındaki insanların tuhaf bir yaklaşıma sahip olduğuydu… Nasihatler ve hatta övgüler bile kıyaslama yoluyla oluyordu. Çocukların gözünde Ziya Abi tam bir efsane olduğu için bu durumdan memnunlardı.

Kavurucu bir yaz günüydü. Annem başıma güneş geçer diye dışarı çıkmama izin vermemişti. Güneşe bakıp sonra elimle başımı yokluyordum. Sahi güneş başıma nasıl geçerdi? Bilmiyordum. Daha sonra evin içinde babamın sesini duymam beni şaşırtmıştı. Şaşırmamın sebebi babamın işte olacağı saatte evde olmasıydı. Annemle konuşmalarını dikkatle dinliyordum.

-Hacer, Lütfü amcayı kaybettik. Allah mekânını cennet eylesin.

Babamı ilk defa bu kadar hüzünlü ve bir o kadarda güçlü durmaya çalıştığını görüyordum. Annem elinin tersiyle gözyaşlarını siliyordu. Ne olduğunu sorduğumda babamın “Lütfü amcanı kaybettik” demesi üzerine çocuk aklımla heyecanlı bir ses tonuyla;

-Arayalım belki saklanmıştır, dedim.

 Annemle göz göze gelmiştim. Hafif gülümser gibiydi fakat kaşları biraz gergindi. Babam uzun süre düşündükten sonra;

-Lütfü amcan cennete gitti, demişti.

Bunu anlamamıştım tekrar soru sormak istedim. Hem Lütfü amca cennete gittiyse Neriman teyzeyi niye almadı? Merak ettim.

-Cennete gitmemiş olabilir, dedim.

 Annem bu sefer gerçekten gülümsedi. Babam ise ağzı açık şaşkın bir ifadeyle bana bakıyordu. Sonra her ikisi de çizgi filmimdeki kötü karakterler gibi bana baktı. Epey korkmuştum ve soru sormamam gerektiğini anlamıştım. Lütfü amca saklanmış bir yerde uyuya kalmıştır ya da cennete gitmek istemiyordur. İnanın bu büyükleri anlamak çok zor. Hem ben nereden bileyim adamın ölmüş olduğunu. 😀

(7 Gün Sonra)

Komşularla beraber Lütfü amcaların evinin yolunu tutmuştuk. Bugün Lütfü amcanın eşi Neriman teyze Kur’an okutuyormuş. Neden olduğunu o zamanlarda anlamıyordum. Ziya abiyi ilk kez görüyordum. Annesine ara sıra sarılıp güç kuvvet oluyordu. Bende duygulanmıştım neredeyse ağlayacak gibi olmuştum. Herkesin enerjisi bana geçiyordu. Sonra Kepçe Cemil abinin sesi beni bu duygudan uzaklaştırdı;

-Ziya ne yaptın? Yeğenim. Okuyup baytarda oldun artık kasabamıza bir faydan olur.

Ardından dalga geçer gibi sırıtışı odadakilerinde samimiyetsiz gülüşlerini destekler cinstendi. Ziya abi metanetini kaybetmiyor ve birkaç laf ettikten sonra sessizce oturuyordu.

Kepçe Cemil’in yanında bulunan Bakkal Akif lafa karışmıştı.

-Ziya evlilik ne zaman? İşin gücün var, Allah rahmet eylesin Lütfü emmimde sana elinden geleni yaptı. Ev köyde de sıkıntı yok.

Bu konuların konuşulmasından rahatsız olan bir yüz ifadesiyle Ziya abi;

-Akif abi… Bunları istersen daha sonr(a)….

Henüz Ziya abi’nin sözü bitmemişti ki sözüne söz katan Bakkal Akif’i anlamıyordum.

-Bak Ziyacığım dobra dobra söyleyim sana… Babanı hepimiz çok severiz, eğer düşündüğün ettiğin biri yoksa sana benim hanımın kardeşinin kızını alırız.

Odada bir sessizlik hâkim olmuştu. Birini tarif ederken hiç bu kadar uzun cümle kullanmamıştım. “Hanımın kardeşinin kızını”… Gözlerim Kepçe Cemil ile Bakkal Akif’e takılmıştı. İkisi de sarı sarı sırıtıyorlardı. Yumurtanın sarısını kıskandıran sarı dişleri komiğime gitmişti. Ziya abi sinirlenmiş gibi burnundan nefes alıp veriyordu. Tam söze başlayacakken bu seferde Kasap Şevket ince sesiyle;

-Okumuştur şimdi o bizim gösterdiklerimizi de beğenmez. Okuyana bir şeyler oluyor laf da yetişmez bunlara. Nerde o eski Ziya?

Ziya abi büyük bir şaşkınlık ve kızgınlıkla;

-Siz sabahtan beri ne diyorsu… Ziya abi sinirden turp gibi kızarmıştı. Emekli Cevdet Öğretmen dayanamayıp söze karıştı;

-Çocuğun size ne dediği var? Sabahtan beri cenaze evinde olmayacak sohbetleri ediyorsunuz. Ağzını açıp size bir şey dedi mi? Ayıptır…

Cevdet Öğretmeni, Fırıncı Faruk Usta ve babamda destekliyordu.

Sohbet muhabbet derken cenaze evinden ziyade kahvehane ortamı gibi olmuştu. Neler konuşulmadı ki.. Spor, siyaset, emlak ve Lütfü amcanın serveti. Ve sonunda herkes evlerine dağılmaya başladı. Misafirlerle beraber bizde çıkıyorduk. Bir ara fırsat bulup Ziya abinin boynuna atladım, sımsıkı sarıldım. O da şaşırdı sanki kardeşiymişim gibi başımı okşayıp öptü. Bir ara dikkatimi Bakkal Akif çekmişti. Ziya abiye “O işi düşün” deyip göz kırptı. Ziya abi tövbe ya rabbim der gibi kafasını öteye çevirdi.

Aradan üç ay geçmişti. Ziya abi Pınar kasabasına yerleşmişti. Annesiyle beraber yaşıyorlardı. Ziya abi kasabanın en uğrak köşesinde bir dükkan satın almıştı. Herkesin merak ettiği bu dükkanı neden satın aldığıydı? Herkes Kahveci Hasan’ın kahvehanesinde toplanmış bu hadiseyi konuşuyorlardı.

Kasap Şevket;

-Cemil, Ziya dükkânı niye satın aldı? Sen bilirsin.

Cemilin bir olayı herkesten önce bilmesi onun için gurur kaynağıydı. Çocukken ona neden Kepçe Cemil dediklerini bilmiyordum. Sonradan öğrendim ki. Kulağı büyük olduğu için değil, her şeyden haberi olduğu içinmiş. Kepçe Cemil kasıntılı bir şekilde;

-Hayvan hastanesi açacakmış... Dedim “iş yapmaz buralarda açma dükkânı” beni dinlemedi. Baytar oldu havasından geçilmez artık.

Kasap Şevket bayanları kıskandıracak ince sesiyle;

-Allahtan Ormancı olmamış Şerif gibi gezerdi şuralarda.

Açıkçası neden böyle davrandıklarını anlamıyordum. Daha düne kadar herkes Ziya abiyi över, çocuklarına örnek gösterirdi bugün ne değişti?

Bakkal Akif de çayından bir yudum alıp dalga geçer bir ses tonuyla;

-Damada laf yok! Ona bizim hanımın kardeşinin kızını alacağız, dedi.

Aradan iki ay daha geçmişti ve Ziya abi kasabaya iyice alışmıştı.Bu arada Ziya abinin açtığı “klinik ve pet shop” beklenilenin aksine yoğun ilgi görüyordu. Babam, Faruk Usta, Cevdet Öğretmen ve rahmetli Lütfü amca her Cuma akşamı Hasan ağabeyin kahvehanesinde çay eşliğinde sohbet ederlerdi. Lütfü amca vefat ettikten sonra hiç bir araya gelip güzelce sohbet edememişlerdi.

Bir gün bu sohbete Ziya abiyi de içlerine alarak devam ettirmeye başladılar. Yan masada ise Kepçe Cemil, Bakkal Akif, Kasap Şevket ve Berber Hayri vardı. Cemil abinin gözleri oynadıkları kağıtta fakat kulaklarını Ziya abilerin bulunduğu masaya bırakmıştı. Uzun sohbetlerin ardından Ziya abi bir ara;

-Allah nasip ederse Nisanda nişanlanacağız, dedi. Kulakları hırsızın sesini duyan bir kurt köpeği gibi dikelen Kepçe Cemil heyecanla Akif’in kulağına fısıldamaya başladı;

-Duydun mu? Senin damat başkasıyla evlenecekmiş. Nişanı varmış Nisanda. Gidiyor senin arsalar…

Bakkal Akif önce aldırmadı sonra nedeni bilinmedik bir şekilde kendi kendine bunu gurur meselesi yaptı. Daha sonra masadakilerin gazına gelip yüksek bir sesle;

-Ziya Allah mutlu mesut etsin aslanım. Ben sana dobra dobra söyledim, sen bilirsin tabi zorla güzellik olmaz.

Ziya abi ilk başta ne olduğunu anlamakta güçlük çekti. Sonrasında sinirden olsa gerek gülmeye başladı.

O an düşüncelere dalmıştım… Acaba ben büyüdüğümde büyüklerim ve yaşıtlarımda bana böylemi davranacak? Ziya abi mahallenin en uslu çocuğuymuş hatta komşularına yardım ettiği kadar kendi babasına bile yardım etmemiş. Kimseyi kırmaz canı yansa da gıkı çıkmazmış. Bu yüzden akrabaları da onu çok severmiş. Lütfü amcanın vefatından sonra birkaç konuda kasabalıyla aynı fikirde olmayınca, Bakkal Akif gibilerin tabiri ile okuyup burnunun kalktığını söylemeye başlamışlar. Aslında herkes onun iyiliğini istiyormuş. Mesela o saf olduğu için dükkân açıp işletemezmiş. Lütfü amcanın servetini çarçur edermiş. Kendine uygun bir eş bulamazmış. Bunları geçen Kepçe Cemil’in karısı Tijen teyze anneme anlatırken duymuştum. Hatta merak edip soru sormaya çalışmıştım.

-Peki Tijen teyze, Ziya abi ne iş yapsın? Ziya abi neden kendine göre bir eş bulamasın? Bu arada Ziya abiye saf dedin de, saf ne demek? Geçen babamda Kepçe Cemil abi, pardon Cemil abi için saf demişti.😀


Tijen teyze buzluktan çıkmış ölü balık gibi yüzüme bakıyordu. Yüzünün kızarması sanırım sinirlendiğini gösteriyordu. Tam bir soru sormaya hazırlanıyordum ki… Annemin sağ elinin yavaşça dizinden aşağıya doğru inmeye başladığını görüyordum. Evet şimdi anlıyordum terliğini bir avcının tüfeği gibi ustalıkla kullanabiliyordu. Unuttuğu bir şey vardı. Ben yaşlı bir antilop değildim genç bir ceylan gibi oradan uzaklaştım😅. Daha sonra sesleri merdivenden aşağı inerken apartmanda yankılanıyordu. Neymiş efendim çocuklar susarmış, büyükler konuşurmuş. Ben anne ve babamı, dedelerimi ve ninelerimi dinlerken doğru düzgün görmedim. Hatta dedemler konuştuklarında, bizimkilerin izlediği dizinin sesini duymazlarsa şayet, televizyonun sesini sonuna kadar açıyorlardı. Neyse bu büyükleri anlamak gerçekten çok zor.😕

Ziya abi, Nevin adında bir ablayla nişanlanmıştı. Dört ay sonra evlenmişlerdi. Neriman teyze oğlunun mürüvvetini gördüğü için çok mutluydu. Mahalleli Nevin ablayı sevmişti. Oldukça cana yakın ve güler yüzlü biriydi bende çok sevmiştim.

Evlenmelerinin üzerinden tam beş yıl geçmişti. Bu zamana kadar neler olmuştu. Neriman teyze kız kardeşlerinin yanına taşınıp çocukluğunun geçtiği köyüne geri dönmüştü. Canı sıkıldığı zaman oğlunun ve gelininin yanına gelip, canı isteyesiye kadar kalıp köye geri dönüyordu. Bakkal Akif ve Kepçe Cemil aralarında yine hoş olmayan laflar ediyorlardı. Emekli Cevdet Öğretmen kasabamıza çok hoş ve zengin bir kütüphane açmıştı.
Bu arada bende okula başlamıştım ve yedinci sınıfa gidiyordum.

Kasabada bir takım insanların dilinde Nevin abla ile Ziya abinin neden çocukları olmadığı konuşuluyordu. Bir takım insandan kastım en yakın olduğu insanlarda bu kafilenin içindeydi. Dünya sağlık örgütü bu vebayı görse kasabayı karantinaya alırdı. TGK Bölgesi… (Toplu Gıybet Karantina Bölgesi).

İşler o kadar çığırından çıkmıştı ki… Kimisi Nevin ablanın zayıf oluşundan dolayı çocuk olmadığını söylüyordu. Kimisi ise Ziya abinin düzgün sakalı çıkmadığından hormon testini bir bakışta yapıyordu. Kızıl ve seyrek sakalı olanların çocuğu olmuyormuş. Zayıf ve beli ince kadınların çocuğu genelde olmazmış. Çok ilgincime gitmişti. Berber Hayri abinin on yıldır “Sen kel kalacaksın” dediği adamların saçlarının stresten döküldüğü geldi aklıma. Bu tarz şeyler doğru olmasa da negatif bir olumlama ile bunu zaman zaman yaşarız. İtiraf etmeliyim ki bir zamanlar bende bu duyguların esiri olmuştum. Melankolik ve karamsar düşünceden bahsediyorum . Güneş görmemiş bir adam, karanlıkta kendini güvende hissediyordu.😶

Ziya abinin açtığı “Güzel Adam Klinik ve Pet Shop” oldukça ilgi görüyor ve müşteri çekiyordu.  Ziya abi kendi sesini dinledi ve milletin dediğinin aksine güzel işler yapıyordu. Nevin ablayla birbirlerini çok seviyorlardı. Huzurlu bir mutlulukları vardı.

Bir gün bu çocuk muhabbeti Nevin ablanın da kulağına gitmiş ve bu duruma çok üzülmüştü. Ziya abinin de bu tarz konuşmalardan haberi vardı. İkisi de başkalarına sinirlenip zaman zaman birbirlerinin kalbini kırıyorlardı. Çocuklarının olmaması kendilerini eksik hissetmelerine neden oluyordu. Aslında bunu hissetmelerine neden olan insanların sürekli aynı atmosferi onlara yaşatmasıydı. Bakkal Akif’in :” Benim hanımın kardeşinin kızını alacaktı, aptallık yaptı…” demesi “yuh artık” dedirten cinstendi.

Pınar kasabasında herkes birbirinin arkasından konuşuyordu fakat herkes birbirini çok seviyordu. Bu durumu çocuk aklımla idrak edemiyordum. Hatta geçenlerde bir akraba meclisinde aynı durumu yaşamıştım. Üç farklı aile vardı ve ilk gidenin arkasından su dökermişçesine kelimeleri ulu orta döken ev sahibi bizim akrabamızdı. Aynı tavır ikinci giden aile içinde sergilenmişti. Ne yazık ki buna anne ve babamda ortak oluyordu. Aklıma şu soru gelmişti. Aklımda deli sorular derler ya hani “Sıradaki kurban biz miyiz?”, “Az önce ağzı dualı teyze benim için ne terbiyesiz çocuk yetiştirmişler diye anne ve babama kızar mı?” Bu toplum aslında onları ıslah edecek delilere hasretti. Deliler kadar samimi bir insan topluluğu tanımıyorum…

Tijen abla doktorların onca uyarısına aldırış etmeden kırk küsur yaşından sonra beşinci çocuğu için hamile kalmıştı. Nevin abla o kadar çok bunalmıştı ki dışarı dahi çıkmak istemiyordu. Tijen teyze bunu bilmiyormuşçasına karnını Nevin ablanın burnuna sokar gibi çat kapı gidip onu psikolojik olarak iyice çökertiyordu. Henüz annelik hissini yaşamamış ve bu konuda kendini iyi hissetmeyen birine anlatılabilecek en son şeyleri anlatıyordu. Dört çocuğu nasıl dünyaya getirdiğini, diş çıkarırken neler olduğu, sezaryenle normal doğumun farkı, çocuklarının nasıl doğduğunu tek tek en baştan anlatmalar aman Allah’ım, vs. vs. (Bu konularda pek bilgim yok idare edin 😂) Nevin abla nezaketen dinlemeye çalışsa da baygınlık düzeyinde halsizleşiyordu ve sinirden başına ağrılar giriyordu.


(7 Ay Sonra)

Nevin abla her sabah Ziya abiyi işe yolculamdan önce ona güzel bir kahvaltı hazırlardı. Ziya abinin dikkatini bu sabahki kahvaltı sofrası çekmişti. Her zamankinden daha özenilmiş bir kahvaltı sofrasıydı... Ziya abi gülümseyerek “Bugün özel bir gün mü?” diye sordu. Nevin abla kısık bir ses tonuyla;

-Yok bir şey canım, anne oluyorum da…

Ziya abi sofraya oturup çatalı peynire batırırken “hımm iyi” dedi. Sonra kafasını birden Nevin ablaya çevirip heyecanlı bir sesle;

-Ne dedin? Aa,… Aannemi oluyoruz,.. oluyorsun.

Ziya abi o kadar komik şaşırmıştı ki Nevin abla kendini tutamayıp utangaç bir edayla kahkaha attı. Eminim bu kahkahasını Türkan Şoray görse kıskanırdı. Ziya abinin mutluluktan dili tutulmuş ve göz bebekleri büyümüştü. “Kuyruğuna basılmış dana gibi bağırmak” tabirinin kaba kalmayacağı tek örnekti Ziya Abi. 😁😂

-Baba oluyorum, Baba oluyorummmm…

Nevin abla hem utangaç hem de çok mutluydu. Yaklaşık altı senenin sonunda çocuk sahibi olabileceklerdi. (Demek ki zayıf kadınların yada sakalı kızıl veya seyrek erkeklerin çocukları olabiliyordu.İnsanlar başkalarının hayatı üzerinden çok rahat bahis oynayabiliyorlardı.)

Ziya abi baba oluyordu durur muydu yerinde. Hemen köşedeki pastaneden tatlıları kaptığı gibi doğru Kahveci Hasan ağabeyin kahvehanesine gitti. Herkese çay söyledi. Hatta o kadar enerjikti ki Hasan abiye çıraklık yapmaya başladı. Çayları kendi ikram ediyordu. Tatlıları eliyle yaşlı amcaların ağzına tutuyordu. Herkes neşeli ve mutluydu. Normalde bu kasabanın halkı, çocuğu olduktan sonra bu tarz ikramlarda bulunurlardı. Ziya abinin bu hareketi kimisine göre şımarıklık olarak algılanabilirdi. Yüzünde gülümseme olmayan tek adam Bakkal Akif’ti. Ziya abi onunda gönlünü almak istercesine kendi elleriyle çay doldurup Bakkal Akife ikram etti. Bunun üzerine Bakkal Akif'in yüzü yumuşamış ve sarımtırak gülümseyişiyle kalpleri yumuşatıyordu. Tam bu esnada Ziya abi bir şaka yapmak istedi;

 -Hanımının kardeşinin kızını almadım diye kızmıyorsun değil mi?

Kahve halkı hep bir ağızdan gülmeye başladı. Hatta bazıları fazla abartıp filimler deki kötü adamlar gibi gülmeye başlayınca. Bakkal Akif küplere binmişti. Olanca hırsıyla elindeki bardağı yere çaktı. Bunun üzerine derin bir sessizlik oldu.

Kahveci Hasan’ın kısa boylu olduğu kadar da mahallenin en yürekli adamı olduğunu duymuştum. Hatta babamın anlattığına göre bir keresinde tek başına dört kişiyle kavga etmiş. Sonrasında ne olduğunu sorduğumda dayak yediğini ve iki ay komada kaldığını öğrendim. 😂

Hasan ağabey gür bir sesle ikaz edince herkes sus pus olmuştu. Ne yalan söyleyeyim bende korkmuştum. Bakkal Akif sanki Kasap Şevketle sesini takas etmiş gibi ince bir sesle;

-Çay çok açıktı ağabey, masrafı neyse karşılarım demişti.

Bunun üzerine tüm kahvehane halkı yeniden kötü adam gibi gülmeye başlamıştı. O an çok komikti bunun üzerine Bakkal Akif rezil olmuş vaziyette kahvehaneden çıktı. O an dobra dobra diyip sürekli dobralıkdan bahseden bir kobranın yuvasına kaçışını izliyordum...

Zaman, çayın içine atılan küp şeker gibi eriyordu. Asıl hikayemiz o gece başlamıştı. Nevin ablanın çığlıkları gecenin sessizliğine hançerini saplıyordu. Ziya abi korku ve panikle Nevin ablayı hastaneye yetiştirmişti. Doğum beklenilenin aksine iki hafta erken olmuştu. Ziya abi ve Nevin abla bir kız çocuğu bekliyorlardı. Doğum yaklaşık dokuz saat sürmüştü. O gece Cevdet Öğretmen ve eşi Betül teyzede Ziya abinin araması üzerine hastaneye gitmişlerdi...

______________________________________________________________________________________________________________________________________________________________________________

(Ertesi Gün)

Kepçe Cemil’in kulakları yine bir olayı duymuştu. İlk kez gurur duymak yerine üzülmüştü. Söylenilene göre Nevin abla ve bebeği doğumda hayatını kaybetmişti. Yaklaşık on gün boyunca Ziya abiden haber alan yoktu. Açtığı kliniğin başında teknikeri duruyordu. Pınar kasabasındaki herkes Ziya abi için endişe duyuyordu.

(10 Gün Sonra)


Ziya abinin evine girdiğini görenler olmuş. Herkesin merak ettiği birçok şey vardı. Ziya abi ne durumdaydı? Nevin abla nasıl vefat etmişti? Ziya abi on gündür nerelerdeydi? Ve şimdi ne yapacaktı?


Ziya abi yaklaşık üç ay boyunca hızlı hızlı yürüyerek gözden kayboluyordu. Ve eve geç saatlerde geliyordu. Eskisine nazaran çok daha güleç bir yüzle geziniyordu. Kasabanın Bakkal Akif gibi yerlileri hüznünü çabuk atmış olacak ki… Yersizce konuşmalarına ara sıra devam ediyorlardı. Birçok söylenti vardı. Bunların en üzücü olanı ise “Ziya delirmiş” olanıydı. Hâlbuki Ziya abi sürekli gülüyor ve ara sıra kendi kendine konuşuyordu. Bu onun deli olduğunu göstermez ki. Gerçi akıllı insanlarda somurtkan bir yüzle geziyor ve başkasının arkasından konuşuyordu. Deli adamın işi değildi bu. Akıllı olmak zor işti…

En üzücü olanı da Ziya abinin bu konuşmaları destekler nitelikte davranmasıydı. Hareketleri bizi yani çocukları güldürürken, Bakkal Akif ve diğer büyükleri zaman zaman epey kızdırıyordu. Hatta işler öyle bir hale gelmişti ki… Neredeyse herkes Ziya abiden illallah etmişti. Kasabadaki kültür merkezinde yaz sinema günleri başlamıştı. Yaz tatillerinde öğrencilerin ve gençlerin en keyif aldığı günlerdi. Ziya abide hemen hemen her filme geliyordu. Ta ki izlediği her filmi uygulamaya başlayana kadar. İzlediği her filmin etkisinde kalıp Pınar kasabasına kan kusturuyordu. Aslında bu duruma en çok biz sevinip eğleniyorduk.

Mesela geçenlerde Ziya abinin “Rocky Balboa” diye diye Kasap Şevketin etlerini yumruklaması herkesi güldürmüştü. Şevket ağabeyin ince sesiyle bağırışı olayı daha da komik hale getiriyordu. Bir sabah uyandığımızda dükkânlarda ve tüm köşe başlarında “Z” yazıyordu. İlk başta bu hadiseye kimse bir anlam veremese de, kimin yaptığı anlaşılmıştı. Ziya abi elinde bir sopa havada  "Z" çiziyor ve “Zorrroooo” diye bağırıyordu. İzlediğimiz filmlerden nasıl etkilenir diye tahmin yürüttüğümüz zamanlarda oldu. Kasabadaki herkes bu duruma kimi zaman üzülerek kimi zaman gülerek de olsa alışmışlardı.Şayet sıradaki kurban onlar değilse, bu durum eğlenceliydi bile denilebilirdi. Yaklaşık on ay gelip geçmişti…

Ziya abinin her gün kasabadan ayrılışları ve bazen gelmeyişi meraklandırıyordu. Kimisine göre o deliydi, kimisine göre meczup. Delilikte akıl insanı terk ederken, meczuplukta insan aklını terk ediyordu… Kim bilir? Belki…

Ziya abiden artık herkes çekiniyordu. Hele Bakkal Akif, Ziya abiyi görünce yolunu nasıl değiştireceğini bilemiyordu. Geçtiğimiz Cuma günü, mahalle Bakkal Akif abinin eşinin çığlığıyla yankılanmıştı. Ah Ziya abi âlem adamsın. Sen tut “Yenge bunu Akif abi yolladı” de. Süslü püslü bir kutuyu verip uzaklaş. Kadıncağız Akif abinin ona hediye aldığını düşünmüş. Açınca ne görsün? Üç tane hamster…

Onca olaydan sonra Ziya abi birçok kez karakol kapısı açtı. Fakat her ne hikmetse elini kolunu sallayarak çıkıyordu. Şikayet edenlere yada soranlara hep aynı şeyi söylüyordu. “Benimle uğraşmayın oğlum ben deliyim. Beni sen, sen delirttin.”

Neriman teyze Ziya abiyi de yanına alacağını söylediğinde herkesin neşesi yerine gelmişti. Üzülen sanırım sadece biz çocuklardık. Ziya abilerin eşyaları taşınmış ve kliniğini de devretmişti. Kasabamızda son günlerini yaşıyordu. Onu son kez gördüğüm günü hiç unutamam. Zaten bardağı taşıran son damla da bu son güne ayrılmıştı….

Bakkal Akif, Kepçe Cemil ve Kasap Şevket kahvehanede sohbet ediyorlardı. Kahvehaneden içeriye birden Ziya abinin girmesiyle, çekimser bir yüzle birbirlerine bakıyorlardı. Ziya abi bugün herkesi şaşırtacak şekilde şıktı ve bir o kadar da yakışıklıydı. Kahvehaneci Hasan ağabeyin sesi gürültüyü susturmuştu;

-Bugün işlerimden dolayı kahvehaneyi Ziya’ya devrediyorum, çırağımla ikisi sizinle ilgilenecekler şüpheniz olmasın.

Hasan abi önlüğünü çıkarıp Ziya abiye teşekkür ederek kahvehaneden ayrılmıştı. Kimse bu olaya bir anlam veremiyordu. Haklı olarak, "Elin delisine kahvehane mi emanet edilirmiş" diye düşünenlerde vardı.


Ziya abi Pınar kasabalıların alışkın olmadığı bir tarzda çay demlemişti. Ve çayın tadı gayet lezzetliydi tek ilginç yanı renginin çok açık olmasıydı.İnsanın içtikçe içesi geliyordu.

Bugün hafta sonu olduğundan kahvehanede hemen hemen tüm masalar doluydu. Kâğıt oynayanlar, gazetesini okuyanlar, taş dizenler, aralarında sohbet edenler ve yancılık yapanlar… Bunca insanın dikkatini çeken bir ses duyulmuştu. Ziya abi kahvehanenin tam ortasındaki masada kâğıt oynayanları aldırmadan, masanın üstüne ayaklarıyla basıp, dikiliyordu. Ve tüm gözler ona çevrilmişti. Acemi bir yazarın, hikâyesinin sonunu bağlamaya çalışması gibi zorlanıyordu. Hikâye iyi ya da kötü, Ziya abi için asıl önemli olan bir şeyleri anlatmaya çalışmaktı. Ve güler bir yüzle;

-Ses bir, iki, üç… Ben Deli Ziya… Deli üç, iki, bir…

Kimileri şaşırmış bir şekilde bakıyordu. Kimileri ise bir deli için geç kalınmış bir hareket olduğunu düşünüyordu. Yaşlıların neşesi yerine gelmişti. Oyunda yenilenler kâğıdı masaya daha sert vuruyordu, taş dizenler her an Ziya abinin kafasına ıstakayla vurabilirlerdi. Yancılar keyifle meşrubatlarını içiyorlardı.

 -Evet… Pınar Kasabası sakinleri, ben sizin de takdim ettiğiniz üzere namı diyar Deli Ziya. Gençken bıraktığım bu kasaba nasıldı? Şimdi daha iyi anlıyorum. Okulum bitip geldiğimde babamın cenazesinde bir araya gelmiştik. Ve bazılarınız üzerine vazife olmayan çoğu konuda konuşmaya utanmadı.

Herkes şaşkın ve ne olduğunu anlamak için birbirlerine bakıyorlardı. Bir ara Ziya abiyi engellemek isteyenler olsa da bu durumu Kepçe Cemil ve babam engellemişti. Ziya abiyi protesto edermişçesine çayını karıştıranların sesi de kesilmişti.

-Ben her defasında samimiyetinize inanmaya çalıştım fakat aldandım. İş kuracaktım sürekli işin olmayan yanlarını söylediniz. Evleneceğim insanı bile seçemeyeceğimi düşündünüz. Aslında benden çok babamın servetini düşünenler de vardı. Size bu oyunu oynamayacaktım.  Çocuğumuzun olmamasına ve işlerime burnunuzu sokmasaydınız. Akıllı insanın sizinle baş etmesi kısa vadede zor gözüküyordu. Ve bende “İçinde bir tutam delilik olmayan hayat, eksik bir hayattır.” diyen Paulo Coelho’yu dinledim. Bu tutamı zaman zaman abartmış olabilirim çünkü bu durum çok hoşuma gidiyordu.

Ziya abi kafalardaki tüm soru işaretlerini cevaplıyordu. Bakkal Akif ve tayfası ağzı açık bir şekilde sadece dinliyorlardı. Ziya abi delirmediyse bunca zaman neden böyle davranmıştı? Tuhaf adamdı Ziya abi…

-İzlediğim filmlerin etkisinde kalıp yaptığım hareketlere bakarak bana deli yaftası vurmanız normaldi. Anlamadığım ise bir filmin etkisinde kalmak delilik iken, sizin dediğiniz gibi yaşamak neden aklın tek yolu oluyordu. Her insana karşı iyi olduğum zamanları da bilirim. Herkese iyi olan insanın kendine kötü olması ve yabancı kalmasını belki yaşamadınız.

Bir ara gözlerim babamla Faruk Ustaya takılmıştı. İkisi de bugünü beklermiş gibi tebessümle Ziya abiyi dinliyorlardı. Herkes pür dikkat kesilmişti. Öyle ki kahvehanenin dışında oturanlar bile içeriye bakıp olanları anlamaya çalışıyordu.

-Hepiniz kasabadan çıkıp bazen dönmediğim zamanlar ne yaptığımı merak ediyorsunuz… Eşimin ve kızımın yanına gidiyorum.

Kahvehanedekiler Ziya abinin dediklerini anlamışlardı anlamasına fakat son söyledikleri onun hala deli olduğunu düşünmeye sevk ediyordu. Daha sonra masadan çevik bir hareketle aşağıya indi. Babam ve Faruk Ustaya sarıldıktan sonra kendine has selamıyla kahvehane halkını selamladı. Herkes Ziya abinin arkasından bakakalmıştı. Ziya abinin ayakta durduğu masada şimdi sessizlik vardı. Ve o kadar ağır bir sessizlikti ki masayı ortadan ikiye ayırabilirdi. Sessizliği dağıtan bir egzoz sesiydi.

Babamların dışında kimse gözlerine inanamıyordu. Şoför koltuğunda Cevdet Öğretmen ve arka ikili koltukta Betül teyze ile birlikte Nevin abla vardı. Ziya abi arabanın arka kapısını açıp Nevin ablaya doğru uzanıp kızını aldı. Babasının yüzüne o tombik elleriyle dokunuyordu. Ziya abi kızını öptükten sonra,tekrar kızını Nevin ablaya verip, ön koltuğa oturdu. Cevdet Öğretmenin kullandığı araba bir süre sonra gözden kaybolmuştu. Gidecek çok daha aydınlık yolları vardı...


Herkes olanların etkisiyle zombi gibi öteberi gidip geliyordu. Ziya abinin demlediği çayın buharı düşünen yüzlere tebessüm ettiriyordu.

____________________________________________________________________________________________________________________________________________________________________________________________________________________________________________________________________________________________________


Çayımdan ikinci yudumumu almıştım. Dostlarımla göz göze gelip, aynı cümleleri kurmuştuk. Eee ne de olsa deli deliyi gözünden tanırmış. 🙂

" Halk var gücüyle seni ıslıklarken sen kendini alkışlarsan, bunun ne zararı olabilir? İşte kendini alkışlamanı mümkün kılan tek şey Deliliktir! "

-Erasmus  (Deliliğe Övgü Kitabından)-



















MKRdezign

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Tema resimleri Goldmund tarafından tasarlanmıştır. Blogger tarafından desteklenmektedir.
Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget